RÖPORTAJ





Prof. Dr. Özcan Yeniçeri ile Söyleşi
1-Hrant Dink'in cenaze töreni için bizzat Ermenistan/Diyaspora/AB gibi dünyanın her yanından insanlar davet edildi. Dışarıdan cenazeye katılanlardan birçoğunun uçak paralarını da Türkiye Cumhuriyeti ödedi. İktidar bizzat cenaze törenini yönlendirdi.. Hrant Dink Öldürüldükten sonra ortada sloganlar dolaşmaya başladı. ilk slogan ‘’ Hepimiz Kürdüz, hepimiz Hrant Dink’iz, hepimiz Ermeni’yiz idi. Sonra birilerinin akıl vermesiyle ya da uyarmasıyla ‘’ Hepimiz Kürdüz’’ slogandan çıkardılar. ‘’Hepimiz Hrant Dink’iz hepimiz Ermeniyiz’e dönüştü. On binlerce insanın hep bir ağızdan seslendirmelerini nasıl karşılıyorsunuz ?


Özcan Yeniçeri: Kuşkusuz Dink için düzenlenen törene olayın sıcaklığıyla art niyet taşımadan iştirak edenler vardı. Törende söylenenleri ve ne söylediğini de önemsemeyenler vardı. Ayrıca kitlenin anaforuna kapılmanın ürettiği psikolojiyle hareket edenler de söz konusuydu. Cenazeye katılanlar homojen bir kitle değildi. Ancak bölücü ve yıkıcı unsurların törende ağırlığı hissedilmiştir. “Hepimiz Ermeniyiz” sloganı sosyalpskiyatrik bir söylemdir. Ancak ruh sağlığı yönünden dikkate değer olabilir. Ancak kim olduğu konusunda kuşkuları olanlar olgularla kendilerini ifade ederler. Bu bakımdan “Hepimiz” ile başlayan sözler meydan okumaya yönelik olup konjonktürel sloganlardır. Ciddiye alınacak sözler değildir. Ayrıca hiçbir şey olamamaktansa şu veya bu referansla kendini ifade etmek daha iyidir. O sloganları atanlar keşke dedikleri gibi “Hrant” ya da “Ermeni” olabilselerdi. Ümit edelim ki o “hepimiz” falan ya da filanız diyenler sözlerinin arkasında dururlar. O zaman suratlarındaki maskelerin indirilmesi çok daha kolay olur. Bu sloganlar gerçekte Ermeni halkına ya da milletine duyulan sempatinin ürünü de değildir. Yapılan bir çeşit Ermeni severlik değil; Ermeni dalkavukluğudur. Ait olduğu vatana ya da millete hayrı olmayanların başka milletlere hiç hayrının olmayacağı tarihle sabittir.


2-Hrant Dink, Ermeni Diasporasının hedefindeydi ayrıca Türkiye’de ki Ermeni Kilisesi’yle de Kavgalı olduğunu biliyoruz. Bu şartlarda, Cenaze törenindeki On bin civarındaki kalabalık nasıl toplandı? Oraya gelenler Ermeni vatandaşlarımız mıydı. Sizce Amaçları neydi?

Özcan Yeniçeri: Cenaze töreni için bizzat Ermenistan/Diyaspora/AB gibi dünyanın her yanından insanlar davet edildi. Dışarıdan cenazeye katılanlardan birçoğunun uçak paralarını da Türkiye Cumhuriyeti ödedi. İktidar bizzat cenaze törenini yönlendirdi. Onun için cenazeye katılanların çoğunluğunun Ermenilikle bir ilişkisi yoktur. Türkiye’deki Ermeni cemaati elli binin altında bir nüfusa sahiptir. Törene yıkıcı, bölücü, bölgeci ve bir çok terörist grubun katıldığı görülmüştür. Türkiye’de Türk milliyetçileri hariç her grubun çok iyi organize olduğu bilinmektedir.


3-Son Zamanlarda bilinçli Milliyetçilik Düşmanlığı Yapıldığı Gözleniyor, siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dink’in menfur bir saldırıya kurban gitmesinin ardından -adı lazım değil- bir gazeteci, adeta fırsat bu fırsat diyerek şunları yazıyor: Türkler Hrant'ı öldürmekle 19 Ocak 2007'de bir soykırım daha 'gerçekleştirmiş' oldu”. Adam, Dink’i Türklerin öldürdüğünü ve bunun ikinci bir soykırımın gerçekleşmesi anlamına geldiğini söylüyor. Cinayetten bütün Türkleri sorumlu tutan bu kafaya sormak gerekir; O zaman Ermenilerin öldürdüğü Türk Diplomatları için bütün Ermeniler acaba kaç soykırım yapmış olmaktadır? Hala 1915 yılının tehciri için “soykırım” dayatması yapan bu kafa, acaba daha dün Karabağ’da Hocalı’daki Ermeni katliamına ne diyor? Azerbaycan topraklarının %20’sini işgal ederek bir milyondan fazla Azeri Türküne zorunlu tehcir uygulayan şanlı Ermenistan zaferini (!) nasıl adlandırıyor? 20 Ocak Tarihli “The İndependent” gazetesi “Hrant Dink, Ermeni soykırımına dair ortak bir anlatı yaratma gereğini vurgulayan parlak bir gazeteciydi. Hrant Dink dün Ermeni soykırımının 1.500.001'inci kurbanı oldu” diye yazmıştır. Orhan Miroğlu, Radikal’in 28 Ocak 2007 tarihli yazısının başlığı “l.500.001’inci sırada” olan…” olarak koymuş. Yabanın ve yabancının, yerli takipçisi olmak bazı insanlar için onur sorunu halini almıştır. Soykırım kavramını bu denli işportaya düşürenlerin barış ve insanlıktan söz etmeye hakları var mıdır? Bu tür kin, önyargı ve nefret içeren sözler; Hrant’a sıkılan o menfur kurşunlardan daha az mı öldürücü ya da bölücüdür? Milliyetçiliği ya da Türklüğü; cinayet işleyen çetelere karşı olduğu kadar yukarıdaki sözleri edenlere karşı da korumanın bir gereklilik olduğu da ortadadır.


3-Milliyetçilik Duygusunu Yıkmaya Yönelik Saldırı mı Var?

Herkül Milas; Milliyetçiliği “AIDS” ile aynı kategoriye koyarak “Bir hastalıktır. Bulaşıcıdır” demişti. Ardından milliyetçiliğe; “toplumların modernleşme sürecinde geçirdikleri bir çeşit bulaşıcı hastalıktır” diyenlerle milliyetçiliğin başına bazı sıfatlar yükleyerek “kırmızı çizgi” ilan eden siyasiler de çıktı. Çetin Altan bir mülakatta sorulan “Milliyetçilik ne demektir?” sorusuna Oscar Wilde’dan yaptığı “Her alçağın son sığındığı yer milliyetçiliktir” alıntısıyla cevaplamıştır. Son zamanlarda da “Milliyetçiliğin iyisi kötüsü olmaz, hepsi zehirlidir” diyerek “Türk olmadığını” ilan etme ihtiyacıyla kavrulduğunu söyleyenler çıktı. Milliyetçiliğe saldırmak için literatürde ne kadar milliyetçilik aleyhtarı söylemler varsa onları ortaya çıkarmaya başladılar. Bu bağlamda bir köşe yazarı da Mitterand’ın “Milliyetçilik savaştır” sözüne atıfta bulunarak yazısını bitirmektedir. Milliyetçilik yoksa millet de yoktur. Milliyetçilik bağımsız her devlet için kurucu iradenin enerji santralıdır. Milliyetçilik bu anlamda Kuvvayı Milliyedir; yabanın egemenliğinin reddidir. Milliyetçiliği mahkûm etmek; milleti; tarihine, değerlerine, kültürüne, bağımsızlığına ve egemenliğine bigane hale getirmek anlamına gelir. Yapılmak istenen de budur. Çünkü işgal için önce milli savunmanın çökertilmesi gerekir!


4-Galiba Devlet kavramını da “Derin Devlet” ile Yıkmaya Çalışıyorlar! “Katil Devlet” slogan ve pankartları ardından “Derin Devlet” komploları elbette rastlantı değildi. Derin Devlet’ten farklı amaçlar için söz edilmektedir. Bunlardan bazılarına değinmekte yarar vardır: Devlete saldırmayı meşru hale getirmek için derin devlet icat edilmektedir: Devlet hâkimiyeti altındaki sahada “şiddet kullanma tekelini” elinde bulunduran tek tüzel kişidir. Devlet, bu yetkiyi milli rızadan ve hukuktan alır. Devlet hukukla ve yasayla sınırlı olarak bu yetkiyi kullanır. Devletler eşkıya, terörist ya da çete gibi davranamaz. Devleti devlet yapan ya da meşru kılan şey şiddet tekelini yasal sınırlar içinde kalarak uygulamasıdır. Devlet terörist gibi davranamaz. Devlet terörist gibi, yasa dışı çeteler gibi davrandığında meşruiyetini tartışma konusu yapar. İşte muhal bir “Derin Devlet”i tartışma konusu yapanlar gerçekte devletin meşruiyetini tartışmaya açmaya çalışanlardır. Bunun nedeni de vardır: Nitekim ortada görünmeyen hukuk ve yasa dışı her türlü komplo ve cinayetin faili derinde olan bir devlet ise ona karşı koymak da meşru bir hak haline gelir. Yasaya ve hukuka tabi olmayan devlete yasa dışı yöntemleri kullanarak karşı koymaktan daha doğal ne olabilir? Acziyet, yetenek ve yetersizliği kapatmak amacıyla derin devlet icat edilmektedir: Herhangi bir olayı “derin devlet”le açıklamaya kalkışmak o olayın altında kalmak anlamına gelir. Bu anlamda beceriksizlik, niteliksizlik ve yeteneksizliği örten bir kamuflajtır derin devlet. Zira devletin olduğu yerde “derin devlet” olmaz. Devlet yoksa çete de vardır, terör de vardır. Çözemediğini meçhule, münhala, izahı kabil olmayana yıkarak ve kenara çekilmek devlet adamlığı ile bağdaşmaz. Dink’in katilini kahramana dönüştürmeden tutuklamasını beceremeyenlerin derin devletten bahsetmeleri ise söz konusu dahi olamaz. Diğer yandan insanın olduğu her yerde insanlık, ahlak ve hukuk dışı oluşumdan da söz edilebilir. Yasal faaliyet göstermek için kurulmuş olan şirketler, hukuk ve yasa dışı yollara başvurarak bankaların içini boşaltabilirler. Yasal olarak örgütlenmiş her türlü oluşum yasa dışı faaliyetlerde bulunabilir. Halkın seçtiği belediyeler, halkı katleden teröristlere mühimmat ve malzeme nakli yapabilirler. Siyasi Partiler Yasasına uygun olarak faaliyet göstermek için kurulan bazı Siyasi Partiler, dağa terörist kazandıran organizasyonlar haline gelebilir. Her yanı yasal ve meşru görülen yazar ve çizer takımı teröriste gerilla da diyebilir. Bu somut olgulardan yola çıkarak “Derin Belediye”, “Derin Siyasi Parti”, “Derin Yazar”, “Derin Şirket” gibi kavramları ortaya atmak kimsenin aklına gelmez. Derin devlet tartışmaları komploculuktur; amacı dikkatlerin başka yönlere saptırılmasını sağlamaktır. “Derin Devleti” tartışmak bir muhali ve muhayyileyi tartışmakla aynı anlama gelmektedir. Bütün bu tartışmalar devlet kavramını yıprattığı için de ideolojik aydın ve bölücüler tarafından her fırsatta gündeme getirilmektedir. Kaldı ki, devleti yönetenlerin derin devletten yakınmak ve onu tartışmak değil gereğini yapmak ve hesap vermek gibi bir görevleri vardır.


5-Bayrak Düşmanlığı da Yapılıyor? Dink’in cenazesinde Türk Bayrağının olmaması ciddi bir mesajdı. Elbette “Hepimiz Ermeniyiz” türünden bağrışmaların olduğu yerde onun olmaması daha iyi oldu. Bu zevatın sloganlarla Ermeni olma arzuları akla ziyan bir durumdur. Kaldı ki, kendi olmayı bir türlü beceremeyenlerin Ermeni olmaları da mümkün değildi. Tam da bu sıralarda bir gazete Avrupa’da ödül alan bir kısa metrajlı belgesel bir filmden bahsediyor. “Bayrak” adlı film için yapılan yorumlar şöyle: “The Flag” tam da Türkiye’de gitgide yükselen milliyetçiliğin faşizan, ırkçı boyutlara varmasının tartışıldığı sırada “olağan”, “normal” sayılan kimi şeyleri yenide gözden geçirmeye yarar olduğuna işaret ediyor. Asıl meselenin aşırı uçlardan değil ana akımdan merkezden kaynaklandığını gözlemleyen Ergun, bunu “The Flag” ile belgeliyor: Bir 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı töreni.. Vali, Belediye Başkanı, askeri erkân halkla birlikte stadyumda ilköğretim okulu öğrencilerinin gösterilerini izliyor. İzci yeminleri ediliyor, şiirler okunuyor. Küçükler yorumladıkları metinlerin coşkusuyla kendin geçerken yüreklerde bir keyif bir keyif.. The Flag adlı filminin kurgusu bize bayram kutlamasını aşan ve bedenlere yüklenen resmi ideoloji propagandasının habercisi. Arif Nihat Asya’nın “Bayrak” adlı şiirini kendinden geçercesine okuyan kız öğrenciyi dikkatle dinleyince ulusalcılığı aşan bir durum ortaya çıkıyor. “Sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım/Seni selamlamadan uçan kuşun/Yuvasını bozacağım” gibi şiddet özendiren dizeleri nasıl olup da masum çocukları öğrettiğimizi bir kez daha düşündürüyor”. Bayrak şiiri muhteşem bir şiirdir. Her şiir ve edebi eserde kullanılan sanat ve mecazlar kullanılmıştır. Şiiri şiddet aracı olarak görmek, malum anlayışın ürünüdür. Bu odakların, cesareti ve cüreti nereye kadar vardırdıklarını göstermesi bakımından muhteşem bayrak şiirinin okunması üzerinden yapılan değerlendirme önemli bir ölçüttür. Bütün kötülüklerin kaynağı olarak milliyetçiliği görmek ya da göstermek isteyenler umutsuz bir ihanet içinde debelenenlerdir. Her fırsatta bayrağa, millete, milliyetçiliğe, vatana ve devlete saldıranların gelecek nesiller tarafından hayırla yâd edilmeyeceğini de bu güruhun çok iyi bilmesi gerekir. Bütün azlık, azınlık, bölücülük ve bozgunculuk ideolojisin azat kabul etmez köleleri şunu bilmeliler ki, Türk milleti atasını, ecdatını, bayrağını, devletini, milletini ve milliyetini sevmek için kimseden izin alacak değildir.


6.Yine Son dönemlerde Vatan Kavramına Yönelik Yapılan Saldırıların Nedeni Nedir? Bazı duygu ve değerlerin milleti var ve inşa etmekte olağanüstü önemi vardır. Bunların başında da vatan ve bayrak duygusu gelir. Bu nedenle Vatan duygusunu hedef alan saldırıların milleti ve egemenliğini kalbinden vurmaya yönelik olduğu söylenebilir. Hilmi Ziya Ülken’in söylediği gibi “Bütün olgu inançlarını birleştiren ve hepsinde ortak olan bir kavram aramak gerekirse bu kavramı ‘vatan’da bulabiliriz”. Vatan “adeta olgun ve toprağa bağlanmış bütün toplumların içgüdü kuvveti gibidir”. Bölücü ya da ayırıcı amaçları olanlar için böylesine bütünleştirici kavramların tahribi son derece önemlidir. Ortak paydaya vurgu yapan değerlere saldırının temelinde toplumları lif lif, damar damar ayırarak savunmasız bırakmak amacı vardır. Bunun için ülkede yaşayan herkesi kapsayan Türk tanımı, bölücü mihraklar tarafından inatla ve ısrarla etnisiteye indirgenmeye çalışılmaktadır. Türklüğün ülkeyi bütün tutan çimento işlevi görmesinden rahatsız olanlar ona olmadık iftira atmaktadır. Malum odaklar tarafından neredeyse başında Türk olan her kavram ve değeri suçlamak insan haklarının, demokrasinin ve uygarlığın gereği olarak dayatılmaktadır. Türk Milletini, tarihini, devletini ve kültürünü savunma psikolojisi içine sokmak için akla gelen/gelmeyen her türlü haksız isnat ve itham yapılmaktadır.


Dış basında Türkiye ve Türkler üzerinde hesabı olan kimi ülkeler tarihi, kimileri ekonomiyi kimisi de inançları kullanarak inanılmaz iddia ve ithamlarda bulunmaktadır. Türkiye içinde ise kimi yazar ve çizer birilerine atıfta bulunarak “öteki, dediği Türklerin değişebileceğini söylemenin gerçekten zor olduğu” türünden haddini aşan, kimileri de; Vatan kavramını, Devleti, Toplumu, Bayrağı, Milleti, Türklüğü ve milliyetçiliği yargılayan mantıksız değerlendirmeler yapmaktadır. Vatan Duygusunu Zayıflatmaya Yönelik Faaliyetler! Vatan duygu ve kavramının kutsal sayıldığı toplumlar üzerinde emelleri olanlar, işe bu duygunun zayıflatılması ve yıpratılmasıyla başlamaları çok da anlaşılmaz değildir. Temellerin sarsılmadan binaların çökmeyeceğini bilenler doğrudan temele saldırmaktadır. Vatandaşı Sevmeyen Vatansever İftirası Küresel amaçların araçları olan bir takım etki ajanının ve ayarlıların sureti haktan görünerek işe başlamaları anlaşılmaz değildir. Son zamanlardaki vatan ile vatandaş ayrımı yaparak “Vatandaşı sevmeyen vatanseverler”den bahsedenler farkın da olarak ya da olmayarak tam da bunu yapmaktadır. Bu tür yazı yazanlar her ne hikmetse eskilerin tabiriyle hep mefulü muhaliften işe başlamaktadır. Her ne hikmetse onların aklına hiçbir zaman hem vatanı hem de vatandaşı seven vatanseverler gelmemektedir. Bu durum onların amaçlarının vatanseverlik kavramını yaralamak olduğunu gösterir. Bu anlamda “gerçek vatanseverliğin bu ülke için çalışmak olduğunu” dile getirenler de farkında olmayarak aynı amaca hizmet etmektedir. Esas olan hem çalışkan olmak hem de vatana ve vatandaşa karşı sevgiyle dolu olmaktır. Çalışkanlık yalnız başına vatanseverliğin yerini tutmaz.


6- Bütün Bunlar Özde Vatanı Sevmeyi Bırakın Telkinleri midir? Vatan; kavram ve değer olarak ülkenin bağışıklık sistemini güçlendirir. Kavramın yüreklerde kök salması ülkenin bağımsızlığı, egemenliği ve bütünlüğünün garantisidir. Tersi de doğrudur. Vatan duygusunu alaya almak, hırpalamak ve örselemek ülkenin bağışıklık sistemini felç olmasını sağlar. Durum bu iken bir anlı/şanlı yazarın “bırakın vatanı sevmeyi de karınızı sevin!” demesinin hangi amaca hizmet edeceği de açıktır. Vatanı sevmesini beceremeyenlerde namus duygusunun teşekkül etmeyeceği ise bir gerçektir. Gerçekte vatan yoksa ne onur ne de vatandaş var olur. Vatansız bir insan; kendi kaderi üzerinde egemenliği olamayacağı, bağımlı ve edilgen olacağı için gerçek insan değildir. Kaderi üzerinde tam anlamıyla özgür ve egemen olmayan kişiler ancak kölelerdir. "Beni kimin değil, nasıl yönettiği önemli" sözü olsa olsa sömürgecilik ideolojisi olur. Bir birey eğer köle değilse; hem kendisini kimin yönettiğiyle hem de nasıl yönettiğiyle ilgilenmek zorundadır. Vatandaşa seni kimin yönettiği önemli değildir; adeta “gözlerini kapa vazifeni yap” sizin adınıza başkaları düşünüyor, planlıyor ve karar veriyor demek vatana olduğu kadar vatandaşa da ihanettir. Vatandaşı sevmek aynı zamanda ona saygınlık, şahsiyet ve onur kazandıran en büyük değer olan vatanı sevmek demektir. Sonuçta vatandaş ile vatan anlamdaştır. Kavram olarak vatandaş kelimesi de, aynı vatana bağlılığı anlatır. Aynı vatanda yaşayan aynı tarihi, coğrafyayı ve geleceği paylaşan insanlara vatandaş denir. Vatan olmazsa vatandaşı birey olarak özgür ve onurlu yaşatmak mümkün olmaz. Bu anlamda vatan; vatandaşın sığındığı ana rahmidir. Vatan ve ananın birbirine bu kadar çok benzetilmesinin bir nedeni de budur. Bu sebeple vatandaşı vatandan ayrı ya da farklı gören yaklaşımlar göründüğü kadar masum değildir. Vatan Kavramı’nı Tartışmak!


Vatan; bağımsız ve egemen yaşamaya alışmış her millette olduğu gibi Türk milletinin de en kutsal değerleri arasında yer alır. Vatan uğruna hapis yatılır, sakat kalınır, esir düşülür ve nihayet bir insan için en önemli olan can seve seve verilir. Onun uğruna “ha ekmeğini yedim ha da kurşununu” denilir. “Ey Vatan! Göz yaşların dinsin/Yetiştik çünkü biz” diye marşlar okunur. Özellikle Türklerde vatan uğruna çekilen çile ve verilen can için sitem edilmez. “Can, canan” bütün varlık gerektiğinde vatandan mahrum kalmamak için feda edilir. “Vatan sağ olsun” kavramı her toplumdan daha çok Türklere has bir asalettir. Türk kültüründe anayla vatan bu yüzden özdeş tutulur. Kısacası “Vatan”, Türk kültüründe emsali olmayan bir değerdir. Özgürlük, bağımsızlık ve onuru vatan duygusu anlamlı kılar. Vatan duygusunu kaybetmiş toplumların kaybedeceği başka bir değerleri yok demektir. Yabancı tasallutuna, yabancı ölçütüne ve yaban çıkarına karşı koymanın, direnmenin kaynağında da vatan duygusu vardır. Vatan duygusu olmayan insanlar, millet değil yığın olarak adlandırılırlar. Vatan bilinci tarih ya da millet yaratmanın ilk şartıdır. Vatan duygusu olmayan toplumlar kullanılmaya hazır yığınlardır. Tarih, ulusların vatan duygusunu kaybetmelerinin ardından varlıklarını, egemenliklerini ve bağımsızlıklarını da kaybettiklerinin örnekleriyle doludur. Bu bakımdan vatan ve milliyet şuurunu zayıflatmaya yönelik saldırılar doğrudan doğruya milletlerin bağımsızlık ve egemenlik iradelerini kırmaya yöneliktir. İnsan vatanını niçin sever? Ünlü Vatan Şairi Namık Kemal bunu şöyle anlatır: “Bebekler beşiğini, çocuklar eğlendiği yeri, gençler geçim yerlerini, yaşlılar dinlenme köşelerini, evlat anasını, baba ailesini ne türlü duygularla severse insan da vatanını o türlü duygularla sever.


Bu duygu yalnızca sebepsiz bir doğal eğilimden ibaret değildir; İnsan vatanı sever; çünkü Allah’ın insanlara bağışladıklarının en üstünü olan hayat, vatanın havasını solumakla başlar. İnsan vatanı sever; çünkü doğanın en parlak hediyesi olan bakış, gözün ilk açılışında vatan toprağına yönelir. İnsan vatanı sever; çünkü vücudunun maddesi vatanın bir parçasıdır. İnsan vatanı sever; çünkü çevresine baktıkça her köşesinde geçen ömrünün hüzünlü bir anısını taşlaşmış gibi görür. İnsan vatanı sever; çünkü hürriyeti, rahatı, hakkı, menfaati vatan sayesinde elde eder. İnsan vatanı sever; çünkü kendisini dünyaya getiren atalarının sessiz mezarları ve hayatlarının meyveleri olacak evlatlarının gezip dolaştıkları yer vatandır. İnsan vatanı sever; çünkü vatan çocukları arasında dil ortaklığı, çıkar birliği ve birbirlerine çok alışma sonucunda, bir gönül yakınlığı ve düşünce kardeşliği doğmuştur. O sayede bir adama, dünyaya nispet vatan, oturduğu şehre nispet kendi evi hükmünde görünür. İnsan vatanı sever; çünkü vatan bir savaş kazanmış kişinin kılıcı veya bir yazıcının kalemi ile çizilen hayali çizgilerden ibaret değil; millet, hürriyet, menfaat, kardeşlik, tasarruf, hâkimiyet, atalara saygı, aileye sevgi, gençliği anma gibi bir çok yüce duygunun toplamından hâsıl olmuş kutsal bir düşüncedir”. Vatan Sevgisini Suçlamak! Türk’lerin mecbur kaldığında sahip olunan herhangi bir değerden ancak “Vatan” uğruna vaz geçtikleri Oğuz Kağan Destanından yazılıdır. Bu anlamda vatan sevgisi Türklerde imanın şartları arasında sayılmıştır. Vatan; duygu, düşünce ve eylem olarak vazgeçilmesi mümkün olmayan en kutsal değerdir. Türkiye bugünkü Önasya coğrafyasındaki bağımsızlık, egemenlik ve özgürlüğünü “arş yiğitler arş vatan imdadına!” diyerek çocuklarının alnına kurbanlık koçlar gibi kan sürerek güzünü kırpmadan Çanakkale, Yemen, Sakarya’da cepheye sürenler sayesinde elde etmişlerdir.


7-Vatan Duygusunun İşlevi Nedir? “Vatan” bireylerdeki ana, namus, vefa, kadirbilirlik, mertlik, onur, fedakârlık ve erdem gibi en saf, en asil ve en masum duyguların kristalize olmuş halidir. İnsanlar üzerinde yaşadığı toprağa, ekmeğini yiyip suyunu içtiği coğrafyaya, bağrında yatan atalarına, havasını teneffüs ettikleri özgürlüklerin bedeli olarak vatana doğal olarak sevgi beslerler. Bu bakından vatan kavramını bir halkın gözünde ve gönlünde küçük düşürmek aynı zaman da o halkı aşağılamak anlamına gelir. Onun için de bir halk tasfiye edilmek istendiğinde ilk adım olarak işe onun vatan duygusunu tahrip etmekle başlamak gerekir. Vatan kavramı herhangi bir kavram değildir. Vatan denilen toprak da Anthony Smith’in ifade ettiği gibi “herhangi bir toprak parçası değildir. O, “tarihi” bir toprak, “yurt”, halkın “beşiği”dir. Türklerde olduğu gibi, o toprak soyun köklerini taşımasa bile bu böyledir. “Tarihi toprak” ile halkın, nesiller boyu birbirleri üzerinde müşterek ve yararlı etkilerde bulunduğu bir topraktır. Tarihi bellek ve çağrışımların mekânı haline gelir yurt; “bizim” bilgilerimizin, azizlerimizin ve kahramanlarımızın yaşadıkları, çalıştıkları, dua edip savaştıkları yerdir. Bütün bunlar yurdu yeryüzünde biricik kılar. “Gandi için mesele, günün meselesidir. İdeal bizden uzak bir şey değil, bizim içimizde yaşayan, insani ruhun tecellisidir. Vatan bizim şartlarımız, rengimiz, kendimizi ondan asla ayıramayacağımız manevi çevremizdir. Çevresinden gafil olan bir ruhtan nasıl bahsedilebilir. Ruhu inkâr edilmiş, birlikle bağlarını kaybetmiş olan bir çevre neye yarar? Gandi’nin gözünde insan doğrudan doğruya bu çevre ile bu cevherden ibarettir”. Vatan ile milli kimlik arasında çok yakın bir ilişkinin olduğuna da yine Smith dikkat çeker. O milli kimliğin ikinci unsuru olarak vatan kavramını gösterir. “Milli kimliğin ikinci bir unsuru vatan fikridir; yasaları ve kurumlarıyla tek siyasi iradeye sahip bir topluluk”. Sömürgeci odakların her türlü baskısına her yolu deneyerek karşı koymak var olmanın şartları arasındadır. Bu karşı koyuşun kaynağında da yine vatan duygusu vardır. İradesini güç kullanarak kabule zorlayanlara karşı koymak da bir milletin kimliğinin yaratılmasına büyük katkı sağlar. Karşı koymak fikri, ideolojik ve ekonomik diktatörlüğe teslim olmamak; sınırlayıcı ve söz inançların bilinçli bilinçsiz etkisi altında milli kişiliğini kaybederek çözülmemek için; kökleşmiş sömürücü güçlerin ekonomik ve fikri istilası karşısında taklitçi ve maymun durumunda kalmamak için gereklidir. Milli gerçeği imha eden sözde inançlara ve milletlerin saldırısını gizleyen fikir ve ticari emperyalizmlerine karşı kapıların ve ruhların bütün kapılarını kapamak zorunlu önlemdir. Bir takım milletlerin inancı ve kişiliği yok etmeyi hedefleyen sermayesine, yönlendirmesine, kafa karıştırıcı yayınlarına karşı gerekeni yapmak vatan borcudur.


8- Milli Değerlerin Yargısız İnfazından Söz edilebilir mi? Agos Gazetesi yazarı Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından milli ve kültürel değerlere karşı daha önce emsali görülmemiş bir linç kampanyası başlatılmıştır. Cinayeti işleyen katil ve arkasındakilerin yargılanması bir kenara bırakılmış onun üzerinden bir milletin değerleri ve kültürü insafsızca yargısız infaza tabi tutulmuştur. Yapılan değerlendirmeler, analiz ve yorumlar eleştiri sınırlarını aşarak Türk milletine yönelik hakaret ve aşağılamaya dönüşmüştür. Aşağılama ve karalama kampanyalarından ise en fazla kavramlar nasibini almıştır. “Vatan ve Vatanseverlik”, “Milliyetçilik ve Milliyetçiler”, “Devlet ve Derin Devlet”, “Türk ve Ermeni”, “soykırım” üzerine yapılan tartışmalar aynı amaca yönelik olarak devreye sokulmuştur. Nereden bakılırsa bakılsın yapılanların kavram, kültür, milli değer ve dirence yönelik olduğu hemen fark edilir. Bu faaliyetlerin açık bir psikolojik operasyon olduğunu çağrıştıran çok sayıda kanıt göstermek mümkündür. Öteden beri her fırsatta şehit, gazi, Türk, Türklük, Vatan, Vatansever, Milli, Milliyet, Milliyetçilik kavramlarına yapılan saldırıların da aynı amaca hizmet ettiği bilinmekteydi.


Bu nedenle sorumsuzluk, değersizlik, biganelik, milliyetsizlik, yumuşaklık, ilgisizlik vb. olgular kutsanırken değer yüklü her olgu ve davranış da bir biçimde mahkûm edilmeye çalışılmaktadır. İş o kadar ileri götürülmüştür ki hazin bir cinayetten yola çıkarak doğrudan Türk milleti, tarihi, devleti, toplumu, yasaları hatta bütün Trabzon’u sorumlu tutanlar dahi çıkmıştır. Onca Türk diplomat Ermeni militanlarca katledilirken bir Türk soykırımından bahsetmeyenler, Dink cinayetini sözde “Ermeni soykırımı”nın bir kanıtı olarak sunma utanmazlığını dahi gösterebilmişlerdir. Marjinal ve uç tavırlar esas alınarak başında milli olan her kavram ve kuruma bu yüzden suç isnat edilmiş. Kavramlarla birlikte kafalar da karıştırılmıştır. Birey değerlerine yabancılaştırılmadan cemaatine, ailesine, kendisine ve içinde yaşadığı ülkenin geleceğine ilgisiz kalamaz. Bireylerin ortak değerlerden koparılabilmesi için etkili bir yalnızlaştırma operasyonuna tabi tutulması gerekir. “Bütünleşmeye” ve “birlik” içinde bulunmaya yönelik olarak ortaya konulan her gerekçe “ortak kültürü” ve “tek toplum” anlayışını hedef alır. Bireyleri yalnızlaştırabilmek için “onaylanan”, “paylaşılan”, “yüceltilen” değerler hedef tahtasına konulur. İnsanlar dolaylı olarak kendisi için yaşamaya, kendisine yönelik düşünmeye, kendisinden başkasına karşı sorumluluk duymamaya şartlandırılır.


Birey ne kadar topluma, hayata, çevreye, Tanrıya ve dünyayla ilişkili bağlardan koparılırsa o ölçüde yalnızlaştırılabilir. Yalnızlaşmış birey kullanılmaya hazır birey demektir. Milliyetçilik, milli, millet, devlet ya da vatan kavramlarını hedef alanların asıl amaçları bireyleri yalnızlaştırarak değerleri savunmasız bırakmaktır. Bunu yapanlar buyura bilmenin yolunu ayırabilmekten, yönetebilmenin yolunu da parçalamaktan geçtiğini çok iyi bildikleri anlaşılmaktadır. Gandi “vatanseverlik ve insanlık aynı ve bir şeydir. Ben insan ve insaniyetçi olduğum için vatanseverim. Biri ötekine mani değildir, hatta birbirlerini tamamlar” diyor. Vatan/vatandaş, vatanseverlik ve insanlık ayrımını ancak kötü niyetliler yapabilir. Vatan sevgisi; bağlılık, sorumluluk, güvenlik duygusuyla birlikte bireylerin hayatlarına anlam katan temel değerlerin başında gelir. Bireylerin millete, tarihe ve kültüre bağlılıkları onlarla var olan toplumun yaşama iradesini simgeler. Vatanseverlik ise yakından başlayarak evrensele uzanan bir duygunun kristalize olmuş halidir. Vatanseverliğin doğal sonucu olarak milliyetseverlik gelişir. Sevgi en asil duygudur. Vatanı, milleti, insanı sevmek ise asaletin kendisidir. Vatan çalışkanlıkla, millet fedakârlıkla, insan ise feragatle sevilir. Milletseverlik birçoklarının sandığı gibi bir bireyin mensup olduğu milleti diğerlerinden üstün görmek değil, tam aksine aşağı görmemek duygusudur. Milliyetçi bir duygu olmadan birey kendisini özgür, anlamlı, değerli ve egemen hissedemez. Milliyetçilik asil bir duygu olup yabancı tahakkümünü, yönlendirmesini ve dayatmasını kabul etmez.


9-Sizce Kerkük’ün Önemi nedir? Kerkük Nereye gidiyor? GBOP’un odak ülkelerinden birincisi İran ise ikincisi de Irak’tır. Amerikan’ın küresel hâkimiyet hedefi ya İran/Irak’ın çöllerinde kalacak ya da Irak bu hedefi besleyen yeni açılım ve imkânlar yaratacaktır. Bunun ön şartı da ABD’de neoconların (muhafazakar) iktidarının çok uzun süre devam etmesiyle ilgilidir. Başkan Bush ve politikalarının ABD kamuoyundaki desteğinin giderek düşmesi ABD’li neoconların Irak politikasını aynı şekilde sürdürülmesinin giderek zorlaştığını göstermektedir. Bu yüzden ABD, Irak’ta elini çabuk tutmaktadır. ABD’nin bir an önce petrol üretim paylaşma anlaşmasını yasalaştırmaya çalışması da bu nedenle çok önemlidir. Üretim Paylaşma Anlaşması gereği Irak petrollerinin yüzde 75'i Batılı petrol şirketlerinin olacaktır. Üretim Paylaşma Anlaşması kâğıt üzerinde Irak'ı, petrolün yasal sahibi gibi gösterirken yabancı şirketlere yatırım yapma, rafineri işletme, nakil borusu inşa etme yetkisi ile birlikte geliri paylaşma imkânı tanıyor. Bu da 1972'de millileştirilen petrol üzerindeki inisiyatifin yabancılara devri, bir başka deyişle ekonomisinin yüzde 95'i petrole bağlı olan Irak'ın yıkımı anlamına geliyor. İran'da Mussadık, Mısır'da Nasır'ın millileştirme politikalarını darbe ve savaşlarla yok edenler şimdi de Irak'a son darbeyi vurmaya hazırlandıkları söylenebilir. Kerkük’ün Irak petrollerinin kalbi durumunda olması ABD’li şirketleri ilgilendirmektedir. Bir yandan da Amerikalı stratejistler Irak’ın bölünmesinin ABD’den daha çok İran’ın işine yarayacağını da düşünmeye başlamışlardır. Bu çelişkiye karşın ABD çıkarlarını optimum kılacak bir Irak’ı siyaseten yaratmanın yolu bulunmaya çalışılmaktadır. Amerika bu bağlamda bölgedeki en önemli partner olarak, İsrail’den sonra Kuzey Irak Kürt Yönetimini seçtiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle ABD, her şart altında Kuzey Irak’ta güçlü bir Kürt Devleti’nin kurulabilmesi için elinden gelen her gayreti göstermektedir. Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt devleti, İsrail’i Arapların tek hedefi olmaktan çıkaracaktır. Böyle bir devletin kendi ayakları üzerinde durmasının iki önemli şartı olacaktır: birincisi İsrail ile stratejik bağları olan ilişkilere sahip olmak; ikincisi de Kerkük petrollerini denetim altında tutmak. Kerkük özelinde Peşmerge liderlerinin yükselttiği sesler, aslında Kuzey Irak Kürt devletinin geleceğiyle doğrudan ilgilidir. Kerkük yoksa Kuzey Irak’ta bir Kürt Devletinin yaşama şansının olmadığı çok iyi bilinmektedir. Kerkük’ün statüsünün giderek önem kazanması bu yüzdendir. Kerkük Yoksa Kürt Devleti de Yoktur!


10-Sizce Kerkük’ün Çıkış Yolu ne? Türkiye Cumhuriyeti olarak neler yapılması gerekiyor? Ciddi bir Türkiye, makul ve tutarlı bir strateji izlemesi halinde ABD’yi sarsar. ABD, Irak’ta direnişle; İran’da ise nükleer faaliyetlerle başı dertte olduğu bir zamanda Türkiye’nin makul taleplerini göz ardı edemez! Türkiye “Kerkük’ün demografisi bozulmuştur. Bu şartlarda yapılacak referandum her türlü tartışmaya yıllar boyu açık olacaktır. Kerkük’ün mevcut yapısında bir değişiklik bütün Irak halkının işidir. Bu şartlarda yapılacak referandumu Türkiye kabul etmeyecek ve zamanı geldiğinde de gereğini yapacaktır” diyerek başta ABD olmak üzere bütün dünyaya bunu ilan etmelidir. Türkiye, ABD ile olan ilişkilerini Kerkük temelinde değerlendirmeye almalıdır. Türkiye elindeki diplomatik, ekonomik ve siyasi enstrümanları gözden geçirmelidir. Barzani’yle iş yapan müteahhitler ikaz edilmelidir.


11-Hükümetin Irakta ki Kerkük ve diğer bölgedeki soydaşlarımıza yönelik politikasını nasıl karşılıyorsunuz? AKP Hükümetinin Kuzey Irak ve Kıbrıs diye bir politikası yoktur. Olmayan politikanın değerlendirmesi olmaz. İktidar diplomasi yerine “Bir adım ilerde olmak”, “çözümsüzlük çözüm değildir” vb. sloganlarla hareket etmektedir. Dış politikayı Türkiye’de uzun zamandır diplomatlar değil, danışmanlar yürütmektedir. Bireysel kanaatim Kerkük/Kıbrıs konusunda iktidar “elimizden geleni yaptık, fakat başaramadık” diyebilmek için göstermelik laflar ediyor. Atılması gereken adımları, yapılması gereken eylemleri zamanında atmıyor; ortaya çıkan istenmeyen sonuçları halka kabul ettirmeye çalışıyor. İktidar iş başına geldiği günden bugüne Türkiye Kerkük ve Kıbrıs’ta adım adım gerilemeye devam ediyor.


12-Birazda orta Asya’ya uzanmak istiyorum. Siz Oralarda uzun dönem bulundunuz. AKP hükümetinin Türk Cumhuriyetlerine yönelik Politikasını nasıl karşılıyorsunuz?

Özcan Yeniçeri: İşte en zor soru bu. AKP’nin Türk Cumhuriyetlerine yönelik bir politikası yoktur. Olmayan şey değerlendirilmez. Başbakan ve bakanlar Türk Cumhuriyetlerine Angola’ya, Yeni Zelanda’ya nasıl gidiyorlarsa öyle gidiyorlar.


13-Türkiye, Türk dünyasından her geçen gün uzaklaşıyor mu?

Özcan Yeniçeri: Hiç yaklaşmadı ki, uzaklaşsın.


14- Türk dünyasının yeniden organizesinde öncü motifler neler olmalıdır. Hangi araçlar devreye sokulmalıdır?

Özcan Yeniçeri Türkiye’nin temel stratejisi bölge/kıta/küre bağlamında ve aşamalı olarak birinci sınıf etkin bir ülke olmaya odaklanmalıdır. Türkiye tarihinden, coğrafyasından, ekonomisinden ve kültüründen getirdiği güçle küre üzerinde kendisine uygun yeri kendisi tayin ederek güçlü ülkelerle bağımsız ve eşit şartlarda ilişki kuran tarihi bir millet olarak varlığını sürdürecek şartları yaratmalıdır. Türkiye’nin tarihsiz ve kültürsüz topluluklar gibi güdülme karşılığında; varlığını sürdürme imkânına sahip olma iradesizliğini kabul etmesi söz konusu olamaz. Türklerin dili, dini, tarihi, coğrafyası, kültür ve nüfusları ikinci sınıf bir millet muamelesi görmeye müsait değildir. “Ya istiklal ya ölüm” paradigmasıyla var olabilmiş bir halkın birinci önceliği bağımsızlığını ve egemenliğini korumak olmalıdır. Türkiye, Türk Dünyasında yalnız olmadığının daha doğrusu jeokültürel gücünün de farkına varmalı ve Ön Asya coğrafyasından değil Türk Dünyasından dünyaya bakmaya öğrenmelidir. Yine Türkiye’yi yönetenler Türk Dünyasını bir mecburiyet, mahkumiyet sorunu olarak değil bir hakimiyet sorunu kendi kaderine ve kaynaklarına hakimiyet sorunu olarak düşünmelidirler. Bu nedenle Türkiye’nin halı hazırda öncelikle orta büyüklükte bir bölge gücü olduğunun farkına varması ardından da bir süre önce Wolfgant Günter Lerch’in makalesinin başlığı olan “Bölgesel Süper Güç” haline gelmesi ve daha sonra da küresel bir oyuncu olarak dünya milletleri arasındaki yerini alması gerekir. Bu bağlamda Türkiye’nin, Türk Dünyasındaki konumunun, potansiyelinin ve yeni ortaya çıkan imkânların sağlıklı bir envanterinin yapılması gereklidir. Türkçe, Türk kültürü, Osmanlı, Selçuklu ve SSCB bakiyesinin yeni durumunun en ince ayrıntısına kadar irdelenmesi gereklidir.


Tarihin, coğrafyanın ve kültürün Türkiye’ye sağladığı avantajlar kadar yüklediği sorumluluklar ve tetiklediği düşmanlıkların envanteri de en ince ayrıntısına kadar ortaya konulmalıdır. Shils; her toplumun bir merkezi olduğu, toplumun özünde ise bir merkez kuşak bulunduğunu söylemektedir. Bu merkezi kuşak toplumun üzerinde yer aldığı ekolojik bölgede yaşayanları etkilemektedir. Merkez ya da merkezi kuşak, değer ve inanç alanlarından oluşan bir fenomendir. O, toplumu yöneten inançlar, semboller ve değerler düzenin merkezidir; merkezdir, çünkü daha fazla küçültülemeyen ve nihai birim olma özelliğine sahip bir ünitedir. Merkezi kuşak kutsalın doğasına sahiptir. Karşı reformasyon ilkesine göre de “hâkimiyet kimin hâkimiyeti ise din de onun dinidir . Türkiye merkezlilik: Türk Dünyasının tarihi, coğrafi, psikolojik, sosyal ve kültürel şartlar yönden en müsait ülkesi Türkiye’dir. Türkiye, Türk Dünyasını sürükleyecek şartları örgütleme, kurumsal bağlantıları kurma, yönlendirmeyi yapma ve gerekli alt yapıyı hazırlamada merkezi bir rol oynayacak tarihi birikim ve deneyime sahiptir. En uygun olanı Türk Dünyasının Türkiye merkezli olarak düşünülmesidir. Türkiye’nin hem Osmanlı hem de Selçuklu mirası için merkezi bir konum arz etmesi bunu zorunlu kılmaktadır. Türkiye hem gerekleri hem de gerçekleri ile stratejik mihver olabilecek konumdadır. Bilindiği gibi gerçekler ile gerekler arasındaki ilişkinin yoğunluğu başarının anahtarıdır. Başarıyı üreten stratejilerin üzerine oturtulduğu tarihi, siyasi, kültürel, ekonomik ve coğrafi temellerin sağlamlığıdır. Türkiye bu yönü itibarıyla da müsait bir konumda bulunmaktadır. Yeni bir Türk Stratejisi her şeyden önce en üst seviyede yapılmış fırsat, tehdit, imkân ve ortam analizlerine ihtiyaç gösterir. Osmanlı Selçuklunun, Türkiye ise hem Osmanlı hem de Selçuklu Devletinin devamıdır. Selçuklu ve Osmanlı Coğrafyası tarihin ilk dönemlerinden bu yana dünyanın en önemli güç merkezlerinden birisi olduğu bilinmektedir. Türkiye’ye ve Türk milletine yönelik olarak onca strateji ortaya koyanlar bu gerçeğin farkında olanlardır. Yıllardır Türkiye’nin yönetiminde etkin olanlar dünyaya siyasi coğrafya merkezli olarak bakmışlardır. Vizyon ve misyonu Türkiye coğrafyasıyla sınırlı olanların uyguladıkları “mevcudu muhafaza” stratejisi ülkenin bütünlüğünü ve varlığını da tehlikeye atmıştır. Bakınız Batı bin yıl önce kaybettiği Anadolu; Yunanistan ise 553 yıl önce kaybettikleri İstanbul üzerinde hala hesaplar yaparken Türkiye seksen, doksan yıl önce kaybettiği Girit, Selanik; ellibeş yıl önce kaybettiği 12 Adalar üzerinde söz söylemeyi bile yanlış bulmaktadır. İsrail ikibinbeşyüz yıllık, İspanya sekizyüz yıllık ideallerin ürünüdür. Türkiye iddia ve ideallerini stratejik mahremiyet içine sokarak ya da alenen komşularının yaptığı kadar nesillerini iddia ve ideal sahibi yaparak istikbal ve istiklalini garanti altına alabilir. Bu anlamda yeni bir Türk Stratejisi bir yandan “dün/bugün/yarın” gerçeği üzerine otururken diğer yandan da “kısa/orta/uzunvade”yi esas alacak süreçleri kapsayacak derinlikte olmalıdır. Türk milleti, gerek XX. Yüzyılın ilk çeyreğinde dağılan Osmanlı İmparatorluğu ve gerekse son çeyreğinde çözülen SSCB’nin terekesinden alması gereken payı alamamışlardır. Her iki imparatorluğun bıraktığı boşluk da bugün için doldurulmuş değildir. Türkiye’ye Misak-ı Milli’nin sınırlarını dahi çok görenler bunun bedelini ağır bir biçimde ödemeliler. Hâlbuki Anadolu merkezli olarak kurulan bugünkü Türkiye, Osmanlı Devletinin mirasının bıraktığı boşluğu süreç içerisinde mevcut şartlar dolaysıyla dolduramamıştır. Atatürk’ten sonra Türkiye’yi yönetenler ülkenin hinterlandını belirlemede de sıkıntı çektiklerinden Türkiye’nin dışarıda bıraktığı mirasının tartışılması yerine ülkenin üzerinde kurulduğu topraklar tartışılmaktadır.


Türklüğün Batı Mihverinin İnşası: Ön Asya Devletler Birliği Türklüğün batı mihveri yakından uzağa esas alınarak süratle inşa edilmelidir. Bu mihver ilk etapta Türkiye, Azerbaycan ve KKTC arasında kurulmalıdır. Çok özel ilişkileri içeren bu entegrasyon ikinci etapta İran ve Suriye’yi içine alacak şekilde düşünülmeli daha sonrada konjonktüre bağlı olarak Irak sisteme dahil edilmesi düşünülmelidir. Bilindiği gibi Türkiye kendilerini “bir millet iki devlet” olarak tarif eden Azerbaycan’la komşudur. Her anlamda benzerlik içinde bulunan bu iki devlet kendi arasında birincil ilişkilerin geçerli olduğu bir bütünleşmeye doğru süratle gitmelidir. Bir araya gelmek için tarihi, coğrafi, kültürel, sosyal ve ekonomik her türlü imkâna sahip olan bu iki ülkenin arasında oluşturulacak bir bütünleşme bölgedeki bütün dengeleri değiştirecek potansiyeli bünyesinde taşımaktadır. Türkiye ve Azerbaycan ekonomik ve jeopolitik yönden birbirlerini tamamlayan iki ülkedir. Azerbaycan’ın ihtiyaç duyduğu teknoloji, mal/ hizmet vb. Türkiye’de vardır, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu enerji ve diğer hammadde kaynakları da Azerbaycan’da vardır. Birbirinin tamamlayan iki ekonomi, aynı tarih, kültür, sanat, folklor ve geleneğe sahip olan Türkiye/KKTC ve Azerbaycan’ı birbirinin ayrılmaz bağlarla bağlayacak kurumlar derhal teşekkül etmelidir. Bugün itibariyle Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler olması gereken en alt seviyesinde sürdürülmektedir. Türkiye bu ilişkilerin geliştirilmesi, ilerletilmesi ve sonuçta tam bir entegrasyona gidilebilmesi için gerekli alt yapıyı hazırlamalıdır. Böyle bir durumda ancak Türkiye büyük bir enerji santralına dönüşebilir. Bu durum Türkiye’ye Türk petrolünü ve Türkmen Doğalgazını kullanma imkânı sağlar. Azerbaycan ile ilişkiler Türkiye’nin bağımsızlığı ve kalkınmasını sağladığı kadar Merkezi Asya’nın kapılarını da açar. Bunun için Türkiye’nin öncelikle komşularıyla AB ya da ABD endeksli ilişkiler kurma geleneğini bozması gerekmektedir. Bu bağlamda da Türkiye’nin öteden beri izlediği “komşuya düşman, düşmana komşu” stratejisini terk ederek her anlamda komşu olduğu kardeş Azerbaycan Cumhuriyeti ile olduğu kadar İran’la da süratle ortak kurumlar oluşturmalıdır. Türkiye, nüfusunun önemli bir kısmının Türk asıllı, tamamına yakının da Müslüman olan bir ülke olan İran ve Irak ile de ikincil ilişkilerin esas olduğu bir bütünleşme içine girmelidir. Atatürk’ün öncülüğünü yaptığı Sadabat Paktı Türkiye, Irak, Afganistan’ı içine aldığını hatırlamak gerek. Birbirisiyle komşu olan ülkelere siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik çıkarlarının boyutları gösterildiğinde bu entegrasyonun kendiliğinden hız kazanacağı görülecektir. Sözü edilen ülkelerin aralarında ciddi hiçbir çıkar çelişkisi yoktur. Bu konuda en zor halka olarak nitelendirilebilecek İran’ın bile bu tür bir birlikteliğe olumsuz bakmayacağının işaretleri vardır.


Ön Asya Devletler Birliği; Türkiye, Azerbaycan ve KKTC arasında birincil ilişkiler çerçevesinde kurulmalı ardından da diğer komşu devletler bu birliğe ikincil ilişkilerle bağlanmalıdır. Türkiye, Türkler İçin Ancak İkinci Ergenekon Olabilir Lozan’ın çizdiği sınırlar ancak Ankara’nın gücü ile ilişkilendirilerek açıklanılabilir. Lozan ile mümkün olabilen topraklar kurtarılmıştır. Bu yüzden de Türkiye, kültürünün ve coğrafyasının doğal sınırlarına ulaşamamıştır. Milyonlarca Türk, mal varlıkları ile birlikteTürkiye sınırlarının ötesinde kalmıştır. Lozan’da Türkiye’nin karşısında bir blok olarak duran güçler Türkiye’yi kontrol altında tutacak biçimde sınırların çizilmesini sağlamışlardır. Onun için Türkiye hem enerji yataklarından hem de doğal sınırlardan uzak tutulmuştur. Bu durum Türkiye, sınırlarının dört kritik kıskaç altında kalmasına neden olmuştur. Bunlar: Balkanlar, Kafkaslar, Irak, Kıbrıs ve Ege’dir. Balkanlar, Avrupa’daki Türk mirasıyla doğrudan ilişki kurmanın, Kafkaslar, Merkezi Asya ve Türk Dünyası ile olan bağlantı sağlamanın; Irak; Orta Doğu’ya sarkmanın; Ege ve 12 Adalar Türkiye’nin nefes almasını ve dış dünyaya doğrudan açılmasını engelleyen barikatlardır. Türkiye bu yönü itibarıyla efsanedeki Ergenekon’a benzemektedir. Dört yandan kıskaç altındadır. Ancak küreselleşmenin sağladığı imkânlarla bu kıskaçların çözülmesi ve aşılması eskisi kadar güç olmayacaktır.


1934 yılında imzalanan Balkan Antantı ile Atatürk bir numaralı kıskacı kırarak bir yandan yükselen İtalyan/Alman saldırganlığına karşı birlik içinde hareket edilmesini sağlamış ve ülke Balkanlardan gelecek tehditlere karşı güvence altına alınmıştır. Sadabat Paktı ile de ülkenin doğusu güvence altına alınmıştır. Ancak bu iki anlaşmanın simgesel bir anlamı da vardır. Balkan Antantı ile Osmanlı mirası, Sadabat Paktı ile de Selçuklu mirası ile bağlantı kurulmak amaçlanmıştır. Uygulanacak strateji akılcılık, makullük, mümkünlük, basiret ve cüret kavramları ile zenginleştirilerek, Atatürk’ün gösterdiği yol takip edilmelidir.


Bu bağlamda yeni bir Türk Stratejisi Türklüğün aşamalı bir biçimde doğu ve batı mihverleri biçiminde örgütlenmesini zorunlu kılmaktadır. Süreç içerisinde bu iki birlik üst mekanizmalarla entegre olmalıdır. Herşey konjonktür, imkan, şartlarla ilgili olduğu kadar siyasi iradeyle de yakından ilişkilidir. 17-Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederiz. Ben teşekür ederim. Başarılar diliyorum.

RÖPORTAJ: NİĞDE ALPEREN OCAKLARI




YORUM EKLEYİN

HABER MANŞET:

Turgut Reis



ANASAYFAYA DÖN

www.nigdealperen.com - www.ulkunisalari.com